Slow Food ile Terra Madre (Toprak Ana) gününü kutlamak!
Yaklaşık bir yıldır aşk ile üyesi olduğum Slow Food hareketinin Terra Madre (Toprak Ana) gününü kutluyoruz bugün! Uluslararası gıda hareketi Slow Food’un kuruluşunun 20. yılına denk gelen bugünde yerel gıdayı, küçük çiftçiyi, biyolojik ve kültürel çeşitliliği ve Toprak Ana’nın bize sunduğu tüm nimetleri şükranla hatırlıyor ve kutluyoruz.
Terra Madre kutlamaları yerel gıdayı seçmenin önemine, iyi, adil ve temiz gıdaya tüm insanların erişim hakkı olması gerektigine ve sürdürülebilir gıda sistemlerinin bir an önce oluşturulmasına dikkati çekecek.
Fikir Sahibi Çocuklar ekmek atölyesi
2009 yılının bana en güzel hediyelerinden biri olan Slow Food Gençlik Gıda Hareketi de önümüzdeki hafta sonu bir Terra Madre kutlaması düzenliyor. Cumartesi günü İstanbul Feriköy’deki ekolojik pazarda buluşacak olan gençler, buradan alacakları yerel ve organik gıdalarla Pazar günü sağlıklı ve doğa dostu bir öğlen yemeği hazırlayacaklar. Organizasyonla ilgili bilgi için Ceylan Çelikoğlu’na lacunae2@yahoo.com dan ulaşabilirsiniz.
Ayrıca yine üyesi olduğum yerel Slow Food topluluğu Fikir Sahibi Damaklar da 12 Aralık Cumartesi akşamı bir Terra Madre yemeği düzenliyor. Bilgi için: http://fikirsahibidamaklar.org
Dünyanın COP15′i konuştuğu bugünlerde iklim değişikliği ile tarım arasındaki direk bağlantıyı konuşmanın tam zamanı. Topraktaki karbonun havaya salınmasında ciddi bir paya sahip olan konvensiyonel tarım faaliyetleri ve politikaları hem bizi hem de yeryüzündeki diğer canlıları tehdit ediyor. Yerel, iyi, temiz, adil gıdayı, sürdürülebilir tarımı ve permakültürü şimdi konuşmayacağız da ne zaman konuşacağız??
Add comment 10 Aralık 2009
insanlık tarihinin dönüm noktasında…
Şu anda olmak isteyebileceğim – yaklaşan Konya yolculuğu haricinde – bir yer var
: Kopenhag.
Çünkü tam şu anda – ben bu satırları yazarken – insanlık tarihinin belki de en önemli buluşması gerçekleşiyor. Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP15) 7 Aralık 2009′da Kopenhag’da başladı. 1999′da Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü (WTO) protestolarında vatandaşların ve sivil halkın çok uluslu şirketlere ve politikacılara verdiği dersten tam 10 yıl sonra Kopenhag’daki buluşmanın dünyanın en büyük vatandaş eylemine dönmesi bekleniyor.
Gerçek şu ki Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi‘nde masaya yatırılan çözüm önerileri hala eski bir zihniyetin ve global kapitalist sistemin ürünleri. Özellikle de ancak bir geçiş dönemi stratejisi olabilecek – ki öyle bile içerdiği dezavantajları göz önüne almak lazım – karbon ticareti (cap & trade, bakınız Annie Leonard’ın son filmi) ön plana çıkıyor hükümetler ve uluslarası organizasyonlar için. Bakalım COP15′in açılışında gösterilen kısa film politikacıları ve kırılıp dökülmüş bir ekonomik sistemi kurtarmaya çalışanları ikna edebilecek mi?
Tabi Kopenhag’daki en heyecanlı olay Birleşmiş Milletler zirvesi değil. Asıl heyecan veren politikacılara ve uluslarası organizasyonlara “eğer siz üstünüze düşeni yapmazsanız, biz vatandaşlar ve NGOlar olarak sorumluluk almaya hazırız, çözümleri konuşmak için buradayız ve sizi de izliyoruz !” mesajını veren binlerce aktivistin tek ses olarak “SİSTEM DEĞİŞİMİ, İKLİM DEĞİŞİMİ DEĞİL” demesi. Gerçekten de geriye dönülemezin eşiğinde insanlık ve büyük resmi görüp parçaları birleştirmenin zamanı geldi de geçiyor bile. İşte Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’yle paralel yürüyen Klimaforum09 – Halkın İklim Zirvesi tam da bunu yapmaya çalışıyor. Günde 10 bin kişinin ziyaret etmesi beklenen Klimaforum09′u organize edenler kendilerini şöyle tanımlıyor:
Biz, dünyanın her köşesinden endişeli, sıradan vatandaşları temsilen buradayız.
Biz, bürokratlar, politikacılar, işletmeler ve kamu hizmetlileri gibi zorunlu menfaat gruplarını temsil etmiyoruz.
Biz bilim insanlarını, taban eylemcilerini, akademisyenleri, yazarları, sanatçıları ve hayatın her alanından insanları temsil ediyoruz.
Klimaforum09′un arkasındaki fikir insanların, tabandan hareketlerin ve organizasyonların iklim kriziyle ilgili yapıcı çözümleri geliştirebilecekleri açık bir alan yaratmaktır.
Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde masaların arkasında oturan zihin ve kalplere de inanıyorum, onlar da insan sonuçta. Ama bu zihin ve kalpleri sınırlayan öyle çok kutu, formalite, kural, üniforma, koşullanma, öyle dar ve kontrollü bir sistem var ki, ben ona güvenemiyorum. O yüzden benim kalbimi pırpır ettiren, ümidime ve inancıma güç katan HALKIN GÜCÜ. İnsanlık tarihinin hiç bir anında bilincin “bir”lik evrimine bu kadar yakın olmamıştık. Yarattığımız global ağın kalp atışlarını duyabiliyorum. Şimdi, şu anda insanlık tarihinin en önemli anlarından birine şahit olduğumuza inanıyorum, siz ne dersiniz?
Eğer siz de COP15′i Türkiye’den katılan bazı dostlarımızın gözünden takip etmek isterseniz size 3 önerim var:
Greenpeace Akdeniz Genel Direktörü Uygar Özesmi – http://uygarozesmi.blogspot.com/
İklim İçin Gençlik – http://cop15.iklimicingenclik.com/
Küresel Ekoköyler Ağı (GEN) Avrupa Genel Kurulu üyesi Deniz Dinçel (Sinek Sekiz kendisinin ingilizce mesajlarını Türkçeleştiriyor) – http://sineksekiz.wordpress.com
Add comment 8 Aralık 2009
Marmariç’ten permakültür manzaraları
Bu aralar İzmir’deyim; İstanbul’dan uzaklaşmanın huzurunu pek renksiz bulduğum İzmir’in her zamanki orta şeker havasını soluyarak yaşıyorum…İzmir’e yaklaşık bir saat mesafede Bayındır İlçesi’ne bağlı Dernekli Köyü’nün Marmariç mahallesine yolum düşüyor bu aralar, bir kaç sebepten dolayı.
Müstakbel Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’ne (şimdilik aktif olmasa da web sayfasını verelim: http://www.permacultureturkey.org/) ev sahipliği yapmaya hazırlanan Marmariç’te giderek artan bir heyecan ve hareketlilik var bugünlerde. Çünkü Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Küresel Çevre Fonu Küçük Destek Programı (SGP) çerçevesinde “Permakültür Tasarım Yöntemleriyle Doğa Dostu, Sürdürülebilir ve Verimli Arazi Kullanım Modeli Geliştirme ve Uygulama Projesi”ni hayata geçirmeye başladı Marmariç’liler. Özellikle Mustafa Bakır ve Erkan Buğday’ın liderliğini yaptığı bu proje kapsamında geniş ölçekli yağmur hendeği (swale), gölet ve gıda ormanları yaratmayı planlayan ekip yağmur çamur demeden çalışıyor. Projeyle ilgili daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. İşte geçen hafta Marmariç’e vardığımızda yağmura aldırmadan arazide swale’ler için ölçüm yaparken bulduk Mustafa ve Erkan’ı.
Beni de bir heyecan aldı ve biraz hoşbeş ettikten sonra yağmurlukları giyinip düştük yollara. Mustafa heyacanımı görmüş olacak eş yükselti eğrilerini belirlemede kullandıkları nivo’yu kullanmayı bana da öğretti ve bir sıra eş yükselti eğrisini aleti kullanarak ben belirledim. Permakültür aksiyonu gerçekten çok keyifli!
Add comment 7 Aralık 2009
bir tohum masalı…
Çiftçi nasırlı elinde tuttuğu ufacık tohuma baktı sevgiyle ve kurda, kuşa, aşa diyerek fırlattı onu aşkla bekleyen toprakla buluşması için…ne yağmurlar yağacaktı toprakla tohumun aşkının üstüne, ne rüzgarlar esecekti, ne arılar, kelebekler, uğur böcekleri kutlamaya gelecekti güneş bu aşkı tüm bereketiyle kutsarken…
Ve insan sadece meyvesini topladı tohumla toprağın aşkının, aşını yaptı, karnını doyurdu, sağlık buldu; kurtla, kuşla, böcekle, komşusuyla paylaştı hasadını, doğanın dengesi ve adaleti böyleydi çünkü…kurda, kuşa, aşa…
Bir de topladı tohumlarını bir dahaki bahara ekmek üzere, bir daha, bir daha…değiş tokuş etti komşusuyla daha verimli, bereketli olsun diye atalık tohumları…zamanı geldiğinde açtı tohum çıkınını, yüreğinde şükran, dudaklarında aynı dua: kurda, kuşa, aşa…
Binlerce yıl doğanın cömertliğine ve bereketine saygıyla, sevgiyle yaşamış insanoğlu, insankızı taa ki kendisinin bütünün icindeki yerini unutana kadar. Ne doğanın adaletine boyun eğiyor artık, ne de kendisinden sonraki nesilleri nasıl etkileyeceğini düşünüyor aldığı kararların. Bu zihniyetin üretimlerinden biri olan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ı (GDO) içeren gıda ve yem ürünleri artık ülkemizde yasal. Binlerce, onbinlerce vatandaş GDOya Hayır! diyerek duyarlılığını, kararlılığını paylaşıyor hem medyada, hem sokakta, hem de gıda seçimlerini yaparken…
Hayır asla dolu dolu söylenen bir EVET kadar güçlü olamaz. Bunun farkındalığıyla bizi EVET demeye davet eden bir kampanya hazırlığına girişti çiçeği burnunda ve idealist bir yayınevi olan SİNEK SEKİZ. “Yerel Tohumlarınıza Sahip Çıkın” çağrısıyla güzel dostum İrem’in (Sinek Sekiz Yayın Yönetmeni) nefis tasarımı birleşince ortaya böyle güzel bir eser çıkmış:
Yukarıdaki şablonu bastırıp, kesip, yerel tohumlarınızı saklayabileceğiniz bir zarf hazırlayabilirsiniz. İrem şimdilerde kampanyayı geliştirmek için çalışıyor, kendilerini ilham veren bloglarından takip edebilirsiniz…
Add comment 1 Aralık 2009
The Story of Cap & Trade (Sınırla-Pazarla Sisteminin Hikayesi)
Ülkemizde de ilgiyle izlenen Story of Stuff (Şeylerin Hikayesi) ın yaratıcısı Annie Leonard’ın iklim değişikliği ve karbon ticareti ile ilgili son filmi Kopenhag’daki İklim Zirvesi’ne 1 hafta kala internet üzerinden paylaşıldı. Sürdürülebilirliğe bütüncül bir bakış açısı getiren ve tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından izlenen Story of Stuff’ın ardından bu Annie’nin ilk projesi…Karbon ticaretinin iklim değişikliğine bir çözüm olarak sunulmasına eleştirel bir bakış açısı getiren “The Story of Cap & Trade”, kabaca bir çeviriyle Sınırla-Pazarla Sisteminin Hikayesi, yine çok ses getireceğe benziyor. Filmi burada izleyebilirsiniz, şimdilik sadece İngilizce:
The Story of Cap & Trade, Capitol Hill (ABD meclis binası) ve Kopenhag’da iklim değişikline yönelik en çok konuşulan çözüme gerçekçi ve dinamik bir bakış. Annie Leonard bizlere bu çözümün yaratıcıları enerji tüccarlarını ve Wall Street’in finans uzmanlarını tanıştırıyor ve bu çözümün detaylarındaki şeytanlıkları açıklıyor: büyük kirleticilere bedava izinler, sahte karbon telafileri ve iklim değişikliği için gerçek çözümleri göz ardı etmemiz..Karbon ticaretini duyduysanız ve ne olduğunu ya da kimin çıkarına hizmet ettiğini tam olarak bilmiyorsanız, bu film sizin için!
Böylesine önemli bir konuyu yine basit ama güçlü bir anlatımla gündemimize taşıyan Annie Leonard ve ekibine teşekkürler…Detaylı bilgi için http://storyofstuff.com/capandtrade/
2 comments 1 Aralık 2009
arada, geçişte, sessizlikte…
Bundan tam 4 yıl önce Türkiye’ye döndüğümden beri bir projeden diğerine koşturup duruyorum. Kasım 2005’te Türkiye’ye döndüğümde Buğday Derneği’nin kapısını çalmış, kısa bir süre sonra da onlarla çalışmaya başlamıştım. Bunu takip eden 4 yıl boyunca birbirinden heyecanlı “sürdürülebilir yaşam” projeleri birbirini kovaladı: Buğday ile Ekolojik Pazar ve saman balyasından ev projesi, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, Sürdürülebilir Yaşam Gezici Festivali, Slow Food Gençlik Gıda Hareketi, permakültür eğitimleri ve Türkiye permakültür ağı…yurtdışında parçası olduğum proje ve networkler de cabası… Bir de baktım ki, bu yılın ortalarında doğru, yorulmuşum, ne yeni bir proje yaratacak halim kalmış, ne de var olan projeleri sürdürecek…Ben de pek çok aktivistin ve sosyal girişimcinin muzdarip olduğu aynı problemle karşı karşıya buldum kendimi. “Dünyada ve toplumda yapılacak çok iş var, zaman az” zihniyetiyle kendi sağlığını ve ihtiyaçlarını göz ardı etmek. “Hayata hizmet” niyetiyle çalışıp da kendini “burned out” yani bitmiş, tükenmiş bulan o kadar çok arkadaşım var ki bu yolda benimle yürüyen.
Artık zamanıdır dedim ve Ekim
ayındaki permakültür eğitimlerini de tamamladıktan sonra uzun zamandır ihtiyaç duyduğum “arayı” hediye ettim kendime. Arada olmak, geçiş, tanımlanmış bir hayat tarzından ve iş rutininden bilinmeyene doğru adım atmak, kendini evrenin yol göstericiliğine açmak, hayatın doğal akışına hizalanmak…artık yola düşmek zamanı, büyülü gizem yolculuğum dedim buna, içe ve dışa yapılacak bir yolculuk, öze, gerçeğe doğru… Aslında bu “aralara” o kadar ihtiyacımız var ki hepimizin. Zaman zaman durmaya, içimize dönmeye, kendimizle başbaşa kalmaya, yeni bir şeyler görüp, duyup öğrenmeye…Mevlana’nın dediği gibi …Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel, bulanmadan donmadan akmak ne hoş, dünle beraber gitti cancağızım, şimdi bir şeyler söylemek lazım…Ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım…
Çok emek ve zaman verdiğim ve büyüyüp topluma hizmet potansiyeli olan bazı projeleri bırakmak epey zor oldu. Ama bir noktada tohumların filiz verip tutunduğuna ve bundan sonra başkalarının sorumluluk alacağına olan inancım – bir yerde kendini çok önemsememek – bu adımı atmamı kolaylaştırdı. Kendi değerimizi yaptığımız işlerle ve “başarılarımızla” özdeşleştirdiğimiz bir kültürde durmak, hiç bir şeye (ama aslında herşeye) adım atmak yine zihni zorlayan bir seçim. Ama vücut ve kalp onayını aldıktan sonra zihne söyleyecek fazla bir şey kalmıyor…
Yolculuğumun ilk durağı Andrew’un önerisiyle katıldığım “Aile Dizimi” (Family Constellation) semineri oldu. Konunun gerçek ustası Svagito Liebermeister tarafından Cihangir Yoda’da düzenlenen 3 günlük çalışma herhalde bugüne kadar beni en derinden etkileyen çalışmalardan biri oldu. Aile Dizimi, Bert Hellinger’ın geliştirdiği bir sistem. Bu sisteme göre gündelik yaşamdaki sorunlarımızın kaynağı (işte, evde, duygusal, fiziksel, ruhsal) aile dinamiklerimizde yatıyor. Analiz olmadan sadece aile fertlerini temsilen seçilen kişileri dizerek yapılan çalışma esnasında o andaki ailenin (öz ya da mevcut ailenin) dinamikleri ortaya çıkıyor. Bu dinamikler, sevgi yollarında bir tıkanma ya da düğüm ortaya çıkarabiliyor. Düğümlerin ortaya çıkması ile tıkanıklıkta bir gevşeme başlıyor, sevgi yolları ‘hizaya’ giriyor. Daha fazla bilgi için Cihangir Yoga ve Svagito’nun web sayfalarına bakabilirsiniz.
Bir sonraki durak 10 günlük bir Vipassana meditasyonu inzivasıydı.
Yorulmuş, yıpranmış bir insanın kendi için yapabileceği en iyi şey, en iyi ilaç, hediye… Olanı olduğu gibi görmek anlamına gelen Vipassana, Hindistan’ın en eski meditasyon tekniklerinden biridir. Vipassana, evrensel hastalıklara evrensel bir çare, bir başka deyişle bir Yaşama Sanatı olarak 2500 yıldan daha uzun bir süre önce Hindistan’da Budda tarafından öğretilmiştir. İnsanın kendi nefesini ve vücudundaki duyumları objektif olarak gözlemleyerek beden ile zihin arasındaki derin bağlantı üzerinde odaklanmasıdır. Bu bağlantı, bedenin yaşamını şekillendiren ve zihnin yaşamına da sürekli bağlı olan ve onu koşullayan bedensel hisler üzerine disiplinli bir şekilde dikkatin yoğunlaştırılması ile doğrudan deneyimlenebilir. Bu teknik, zihinsel kirliliklerin tamamen yok edilmesini ve bunun sonucunda da eksiksiz özgürlüğün en yüksek mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu tekniğin amacı, yalnızca hastalıkları tedavi etmek değil, insanın mutsuzluğunun, ıstırabının asıl tedavisini gerçekleştirmektir. İnsanın düşüncelerini, duygularını, yargılarını ve duyumlarını işleten bilimsel yasalar anlaşılır hale gelir. Doğrudan deneyimle, kişinin ilerleyişinin ya da gerileyişinin, ıstırabı nasıl ürettiğinin ya da ondan nasıl özgürleştiğinin doğası anlaşılır. Yaşam, artan farkındalıkla, aldanmadan uzak, öz-denetim ve huzur ile nitelik kazanır. (Daha fazla bilgi için http://www.tr.dhamma.org/index.htm)
Tam 10 gün boyunca kendi içimize yönelik kanallar haricinde tüm iletişim (yani dikkati dağıtacak) kanalları kapattık; televizyon, telefon, bilgisayar, kitap, defter, hiç bir şey yoktu. 10 gün boyunca tam bir sessizlik ve teslimiyet içerisinde (evet, konuşmak da yasaktı) günde yaklaşık 10 saat oturup nefesi, zihni ve vücudu gözlemlemek inanılmaz bir tecrübe. Dikkatinizi dağıtan hiç bir dış faktör olmadığı için ister istemez kendinizle, zihninizin ürettiği tüm olumsuzluklarla, kendi özgürlüğünüzü ve sevme kapasitenizi sınırlayan düşünce kalıplarıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu karşılaşma zor ama insanı arındıran, hafifleten ve özgürleştiren bir süreç. Dışarda ne olursa olsun, nihayetinde kendi yaşamlarımızla ve içimizde olup bitenlerle ilgili sorumluluğu alabilme cesaretini göstermeyi destekleyen bir süreç.
10 gün bitip de inziva mekanindan ayrıldığımda üzerimden ağır bir yük kalkmış gibi hafif, bir hamur gibi yumuşak ve o anki gerçekliğimle olabildiğine barışık buldum kendimi. Ve tabi şükran duygusuyla dolup taşarak…beni bu inzivadan haberdar eden dostum Nesli’ye, inzivayı organize edenlere, Goenkaji’ye ve tabi Budda’ya…
Yolculuğun bundan sonraki durağı Konya. Almanya, Yunanistan, İran, Belçika ve Afganistan’dan dostlarımla Şeb-i Arus için buluşacağız, Mevlana ve Şems’i ziyaret edeceğiz. Doğrunun ve yanlışın ötesinde sevgiyi ve barışı arayanlarla buluşmak dileğiyle…
Add comment 28 Kasım 2009
Penny Livingston/Pastoral Vadi permakültür çalıştayı notları
Eylül ayında Penny Livingston ile Pastoral Vadi’de yaptığımız permakültür çalıştayının notları bir grup katılımcı tarafından Türkçeleştirildi ve bir kitapçık halinde derlendi. Önsözünü Penny’nin yazdığı bu kitapçığın hazırlanmasında büyük emeği geçen Ali Gökmen ve diğer arkadaşlarıma tüm permakültür topluluğu adına teşekkür ediyorum.
Çalıştay notlarına buradan ulaşabilirsiniz:
Penny Livingston/Pastoral Vadi permakültür çalıştayı notları
Bu belge hiç bir karşılık beklenmeden herkesin kullanımına açıktır. Parayla satılmaz. Belge paylaşılacaksa bir bütün olarak paylaşılması önerilir. Belgede herhangi bir parça kullanılacaksa referans verilmesi gereklidir.
Umuyoruz ki bu belgede paylaşılan bilgiler pek çok kişiye ulaşır; yaşam alanlarımızın daha güzel, sağlıklı ve sürdürülebilir alanlara dönüşmesine hizmet eder. Lütfen siz de bu dokümanı kendi eposta gruplarınızla ve bloglarınızda paylaşın ki permakültür farkındalığını ve bilgisini paylaşarak çoğaltalım. Teşekkürler!
5 comments 5 Kasım 2009
GDO’lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz!
Bu bültenin pdf formatına buradan ulaşabilirsiniz: GDO Bülten
Add comment 3 Kasım 2009
GDOya karşı örgütlenme tabandan başladı
GDOlu ürünlerin ithalat, ihracat ve işlenmesini yasallaştıran yönetmeliğin yürürlüğe girmesinin üzerinden henüz bir hafta geçti ki konuyu takip eden sivil insiyatifler, başta GDOya Hayır Platformu olmak üzere Slow Food gibi gıda hareketlerinin üyeleri kolları sıvayıp kendi geleceğimiz ve çocuklarımızın geleceği için ne yapılması gerektiğini konuşmaya başladı. Belki de şu anda Türkiye’de bir tarih yazılıyor. Belki de ilk defa halkın onayı alınmadan, endişeleri görmezden gelinerek alınan, tepeden inme bir karar halk tarafından, hem de tabandan gelen bir hareketle sorgulanacak. Eğer biz sağduyulu ve geleceğin sorumluluğunu üstlenmeyi bilen vatandaşlar olarak sesimizi hep birlikte çoğaltırsak yasayı yapanlar bizi duymak zorunda kalacak. Ve inanıyorum ki onların vicdanlarında bir yerde “gelecek nesillere ve yeryüzüne” olan sorumluluk hissi uyanacak. Ne de olsa biz bu dünyayı gelecek nesillerden ödünç aldık…
İşte bunu çok güzel ifade etmiş Fikir Sahibi Damaklar‘ın GDO ile ilgili hazırladığı son e-bülten. Bakın neler demişler:
Anneler! 26 Ekim Pazartesi günü 27388 sayılı Resmi Gazete’de sizi, ailenizi, çocuklarınızı çok yakından etkileyecek bir yönetmelik yayımlandı:
Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile bunları içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” !
Şu andan itibaren market raflarına uzanıp da aldığınız herhangi bir ürün,
çocukluğunuzda yediğiniz, yemeye alıştığınız gıda olmayacak. Çocuklarımıza “çocukken yediğimiz”i yedirme hakkımız, elimizden alındı. “Yerine koyduğumuz”sa, çocuklarımıza yüksek ihtimal daha fazla sağlık problemi olarak dönecek.
Yeni doğanlarımızda daha fazla otizm göreceğiz. Yeni doğanlarımızın daha çoğu yaşamayacak. Çocuklarımızın çocuklarını görebilme ihtimalimiz, annelerimizinkinden daha düşük olacak…
Aldığınız her ürünün etiketini okuyun. Her içeriği sorgulayın. Endüstriyel, hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durun. Organik ürün tercih edin. Sertifikasyon sistemi mükemmel olmasa da, bu ürünler diğerlerinden pahalı görünse de gözünüze, düşünün ki gerçek gıdayı tanımlamanın henüz başka bir yolu yok. Gerçek gıda tüketin. Gerçek gıda tüketmemek çok daha pahalı, unutmayın. Çocuğunuza ne yedirdiğinizi ve neden diğerini yedirmediğinizi anlatın. Anlatın ki, o da kendini koruyabilsin. Ve unutmayın: bugünün dünyası kazanç odaklı! Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne son kuruşuna kadar güvenin. Onu gerçek gıdaya yatırın. Düşünün ki raflardaki onca yapay ürün, onca niteliği düşük gıda siz satın almadığınızda karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek. Ve hayal edin, bir gün, eğer, çokuluslu şirketler fark ederlerse ki tüketici gerçek gıdaya yöneliyor, kimbilir, belki üretimlerini gözden bile geçirirler.
Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı çocuklarımızın en temel hakkıdır!
Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik çokuluslu şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.
Vatandaşını ticaretin, gerçek gıdayı GDO’nun önüne koyan bir yönetim arzuluyoruz.
Biz GDO’lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.
Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var:
“Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni”
“Fikir sahibi damaklar” grubunun üyelerinden biri bültene şunları yazdı: “Dünya dünya olalı beri mısırın püskülüne konan kelebeği, artık ‘konmamaya’ ikna etmek üzere mısırın genetiğine işlenen bir kimyasal, yıkamakla çıkmaz, biliyorum; çünkü kızımın gözlerinin yeşili gibi, o kimyasal da, tümüyle mısırın kodlarında artık. Üzerinde ya da etrafında değil. İçinde.
Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar… Asıl onu merak ediyorum ben.
Diyorlar ki “üreticisi, eğer, GDO’lu ürünün zarar verdiğini fark ederse, ürününü piyasadan çeker!”
Diyorum ki, “benim kızım denek değil”…
Fikir sahibi damaklar grubu üyelerinden bazıları ise 1 Kasım’da GDO orucuna girdi… Bundan sonra içinde GDO olan hiçbir gıdayı yemeyecekler…
Add comment 3 Kasım 2009
GDOya Hayır Platformu Basın Bildirisi
Kasım 01, 2009
GDO’ya Hayır! Platformu Basın Toplantısı
1 Kasım 2009
BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!
GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.
Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.
Bu çerçevede;
1 – Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;
•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.
•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.
Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarının yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.
2 – Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;
•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.
•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.
•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.
Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel – kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.
Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
GDO‘YA HAYIR PLATFORMU
GDO‘YA HAYIR PLATFORMU BİLEŞENLERİ: TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası -TMMOB Çevre Mühendisleri Odası-TMMOB Peyzaj Mimarları Odası -TMMOB Mimarlar Odası-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi -TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi -Türk Tabibler Birliği -Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)-Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF)-Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER)-Tüketici Hakları Derneği -Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği-Çiftçi-SEN-Ekoloji Kollektifi -DOĞADER -EKODER -KESK Tarım Orkam-Sen – Nilüfer Yerel Gündem 21 -Gemlik Yaşam Atölyesi Derneği-İçanadolu Çevre Platformu (İÇAÇEP) -Marmara Çevre Platformu (MARÇEP)-Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) -Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi-Gürsel Tonbul Çiftlik İşletmeleri -İmece Evi İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği -Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi – -Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği-Muratpaşa Dostları Derneği – Konyaaltı Dostları Derneği -Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi- PDA Pembe Domates Ağı -Akçaeniş Köyü Çevre Kültür Kalkınma ve Dayanışma Derneği-Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği -Bornova Sivil Toplum Platformu (BORPLAT)-Greenpeace Türkiye -Sinop Çevre Dostları Derneği -Doğu Akdeniz Çevre Bileşenleri -Yeni İnsan Yayınevi -Buğday Derneği -Slowfood Yağmur Böreği Birliği-Slowfood Fikir sahibi Damaklar Birliği -Slow Food Gençlik Gida Hareketi-Slow Food Ankara Birliği -Slow Food Kars Birligi -Boğatepe Çevre Yaşam Derneği-Aromaterapi Derneği (AROMADER)
Add comment 2 Kasım 2009










