Etiketler

, , , , , , , ,

Slow Food hareketinin en üstünde durduğu konulardan biri yerel ve atalık tohumların korunması, çoğaltılması. Tam da bugünlerde Türkiye’de tohumculuk yasası ve mecliste imzaya açılan ”Ulusal Biyo Güvenlik Kanun Tasarısı” gündeme oturmuşken. Bakın bu sene üye olduğum “Pembe Domates Ağı” (PDA) ne diyor bu konuda:

…yüzyıllardan bugüne, hiçbir bozulmaya uğramadan çiftçilerin çabalarıyla tarımda “üretilebilirliğini” sürdürmüş bitkilerimizin yok olma fermanı sayılan “TOHUMCULUK YASASI”nın 2011′den itibaren yürürlüğe sokacağı 5. Maddesi ancak ‘kayıt altına alınmış tohumların’ ekimine olanak tanıyacak. Tohumuna patent alamayan çiftçiler ise, tekel durumundaki uluslararası şirketlerin insafına terk edilecek. 2011′den itibaren kayıt altına alınmamış tohumluklarını satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu’nun zengin türleri doğallığını yitirecek.
Bu gidişe “dur” demek gelecek kuşaklara karşı en büyük sorumluluğumuzdur.

Yazının devamına http://pembedomates.blogspot.com/2009/05/tohumculuk-yasa-tasarisi-hakkinda-pda.html den ulaşabilirsiniz.

Ulusal Biyo Güvenlik Kanun Tasarısı meclisten geçerse Anadolu toprakları resmi olarak GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizmalar) tohumlara açılmış olacak. Yerel tohumların, istilacı endüstriyel tohumların gazabına uğradığı ülkemizde, bu durum biyolojik çeşitliliğe vurulacak ağır bir darbe olabilir. Üstelik çokuluslu tohum şirketleri, tohumların genetiğini değiştirmekle kalmıyor, bir de bu tohumların patentlerini satın alıyorlar. yani yaşamın kaynağı olan tohumların sahibi oluyorlar. binlerce yıldır tohumlara ve toprağa özenle bakmış olan ve “daha çok verim” safsatasıyla kandırılan çiftçinin tohum sektöründeki çok uluslu şirketlere bağımlı kılınması hem sağlığımız hem de yeryüzü için büyük bir tehlike. GDO henüz sonuçları yeterince bilinmeyen, test edilmemiş bir teknoloji ve daha çok kar uğruna isteğimiz dışında buna zorlanmamız kabul edilemez bir durum…Bakın Buğday Derneği, GDO ile ilgili nasıl bir açıklama yapmış:

  1. GDO günümüzde dikildiği bölgelerde iddia edildiği gibi sentetik ilaç kullanımını azaltmamış, aksine büyük alanlarda tek tip üretime (monokültür) dayalı, sentetik tarımsal girdi ve teknik uygulama ihtiyacını ortaya çıkartmıştır.
  2. GDO ekimi Kanada, ABD, Brezilya gibi ülkelerde çok büyük alanlara sahip geniş toprak ve mali güç sahibi işletmelerde gerçekleştirilmiştir.  Türkiye kırsalında, kırsal kalkınmadaki ana hedef kitle olan orta ve küçük ölçekli tarımsal işletmeler için bir çıkış noktası olamaz.
  3. Kırsal kalkınma ihtiyacına ekolojik üretim, ekolojik tarım turizmi gibi hızla gelişen sektörler sayesinde yanıt bulan küçük ve orta ölçekli tarımsal işletmeler, muhtemel bir GDO ekimi ile bu şanslarını genetik-tozlanma ile bulaşma sonucunda tamamen kaybetme riski ile karşı karşıya kalacaklardır.
  4. Günümüzde GDO konusuna karşıt guruplar kesinlikle marjinal-azınlık-çığırtkan guruplar değil, AB ve dünya pazarındaki tüketici kitlelerdir. Bu gün içinde bulunulan kriz ortamında dünya tüketicisinin istemediği bir ürüne yatırım yaparak talebi sürekli artan ekolojik ürün gibi bir değerden vazgeçmek ulusal bir kayıp olacaktır.
  5. Bilimsel olarak GDO henüz aklanmış bir teknoloji değildir. AAEM (Amerikan Çevreci Tıp Akademisi) in bilimsel çalışmalarla elde ettiği bulgular sonucunda, GDO içeren gıdaların tamamen yasaklanması önerisi yapması gibi birçok bilimsel GDO karşıtı görüş mevcuttur. Bu görüşlerin karşı savunması yapılmamıştır.
  6. Türkiye bu gün GDO yetiştiren ülkelere oranla çok daha zengin bir biyolojik ve tarımsal çeşitliliğe sahiptir. Bu gücünü bilimsel olarak çevre ve insan sağlığına etkisi kanıtlanmamış ve dışa bağımlı bir teknoloji ile riske atması ve geri dönüşü olmayabilecek bir tahribata yol açması rekabet şansını artırıcı değil, tam tersine kaybettirici bir etki yaratacaktır.
  7. Dünyada açlığın önüne geçilmesi ve sağlıklı nesillerin yetişmesi ancak sağlıklı ve zengin bir doğa ve onun çok çeşitli kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ile mümkün olabilir. GDO gibi teknolojiler ekonomik bağımlılığı artırarak gıda ve ekonomik dağılımın daha da fazla bozulmasına ve fakirliğin artmasına sebep olmaktadır.

İşte yerel tohumlarımıza sahip çıkabilmek amacıyla katıldım Pembe Domates Ağı‘na. PDA, 2006 yılında bir İstanbul apartmanının balkonundaki “Evde Pembe Domates Serüveni ” ile başlayan; daha sonra Türkiye’deki evladiyelik (”heirloom”) doğal pembe domateslere sahip çıkarak, onları yine doğal yöntemlerle evlerinin balkon veya bahçelerinde yaşatmaya karar verenlerin katılımıyla oluşan ve genişleyen toplumsal ağ…Bu sene ben de üye olup, PDA üyeleri arasında paylaşılan pembe domates tohumlarından aldım ve Mart ayında Galata’da yaşadığım apartman dairesinde bu tohumları ektim. Sonuç işte böyle:

pembelerpembelerpembe domates

pembe domates fidesi

****

****

Yerel ve sürdürülebilir gıda sistemlerinde kentte de gıda üretiminin mümkün olduğunu görüyoruz.  Bu hem “tüketici” kimliğine sıkışmış şehirli insanın gıda ihtiyacının bir kısmını sağlıklı bir şekilde sağlamasını, hem yeryüzündeki ayak izini küçültmesini, hem de toprakla temas edip doğa’yı yaşamasını mümkün kılıyor. Zahmetli bir iş ama mutlaka denemeli!

Filiz