Etiketler

, , , , , ,

Sizlerle bir ot masalı paylaşmak istiyorum 2011’in ilk gününde ama bu Tijen İnaltong‘un mis kokulu “Bir Ot Masalı” kitabından bir alıntı değil. Dahil olduğum permakültür çalışma gruplarından birisinde – Şifalı bitkiler ve yabani otlar grubu – çok güzel bir paylaşım oldu. Mustafa Alper Ülgen, namı diğer Balıkçı, kendi çocukluğundan ot anılarını paylaşmış grupla bugün, okuyup duygulanmamak, dağlara bayırlara çıkıp ot toplamayı istememek mümkün değil. Öyle güzel yazmış ki kendiniz yaşamış gibi oluyorsunuz okuyunca Balıkçı’nın hatıralarını..neyse lafı daha fazla uzatmıyorum ve Balıkçı’nın ot masalıyla başbaşa bırakıyorum sizi…

Babaannemin beyaz ve tombul kolu bana yastık olurdu uzun kış gecelerinde. Büyük dedem yapmış köydeki kerpiç evimizi, tarihini bilmiyorum ama bu yüzyılın başında yapılmış olsa gerek çünkü tavanında hem Osmanlıca hem de Türkçe yazılar vardı. Birlikte uyurduk  tahta sedirde, babaannem beyaz tenli, yumuşacık, koynundan türlü ot kokuları gelen güzel bir Çerkez kadınıydı..İnsan yediği şeyler gibi kokarmış zaten.

Annem ve babam öğretmen idiler ve  ben üç aylıkken babaanneme bırakmışlar, geri aldıklarında yedi yaşındaydım.. Neyse bu  konu ayrı bir hikaye aslında, gelelim anlatacağım hikayeye.. .Ot oburluğumun, kırlara olan sevdamın  hikayesine.

Babaannem bir koyun, ben ise kuzusu çıkardık kırlara. En çok Mayıs ayını severdik, kırların bayram yerine döndüğü ayı, mayıs başında Elazığ ovasındaki köyümüzde türlü türlü otlar toplardık, mayıs sonunda yazlığımız olan Hazar Gölü kenarındaki evimize taşınınca ovadan 400 metre daha yüksek olan göl ikliminde, mevsimi  geriye sarar aynı şöleni bir  kez daha yaşardık, çünkü tam bir ay fark vardı arada. Yaban gülleri ovada har olurken, gölde henüz yeni açardı, buğdaylar ovada haziranda, gölde temmuzda orağa gelirdi.

Kışın bile ot ve yaban meyvesi toplamalarımız devam ederdi, karlar yağsa bile su gözelerinin içinde yetişen aciceler (su teresi) her akşam soframızın yeşilliği idi, taze yarpuz yaprakları ile yapılan ayran aşının tadına doyum olmaz, hastaları yataktan kaldırırdı. Mor aluçalar, kırmızı, sarı alıçlar ve dağdağan ve iğde toplardık, sonbahardan kış ortasına kadar, soğuk vurdukça daha da lezzetlenirdi  bu yaban meyveleri..

Bahar gelince , babaannem elinde çakı ve torbası  kırlara çıktığımızda  asıl şölen başlardı. Hem toplar hem anlatırdı, kenger toplardık ilkin, toprağı kabartmış ilk sürgünleri çakı ile çıkarırdık, hem sütlü sütlü olurdu. Yazın büyüyüp diken olunca  kanatıp sakız yaptığımız kengerlerdi bunlar. Soğanlı yumurtalı yapardı babaannem, bir de fazla olursa turşusunu yapardı.

Otlar çoğaldıkça kırlara gidişler de çoğalırdı. Tort (sığır dili) toplardık, ıspanak gibi pişirirdi babaannem, haşlayıp böreğe kattığı da olurdu. Bizim kuş ekmeği dediğimiz otun taze sürgünlerini çiğ yerdik. Yıllar sonra adının Madımak olduğunu Tijen’den öğrenecektim.

Bacıt toplayıp çiğ yerdik, bir tür yabani bezelye ve kırmızı çiçekli sürgünlerinin tadına doyum olmaz. Geçen sene Bursa da rastladım bu ota ve adı ‘’Bağla’’ otu. Bir de yabani nohut vardı, haziran ortalarında gezerken toplayıp yerdik, kendinden tuzlu, üç değişik tatta ve boyutta da yabani bezelyeler vardı, onları da toplayıp çiğ çiğ yerdik.

Kuzukulağı hem çiğ hem de bulgurlu bir çorba yapılarak soframıza  gelirdi, ebegümeci, pazı babaannemin vazgeçilmezleriydi.

Kekik toplardık dere yataklarında, çalı şeklinde olurdu, mor çiçekliydi, yaprakları kurutulup alındıktan sonra süpürge olarak kullanılır ve her süpürüşte kekik kokardı odalar.

Bizim  gollo gocik dediğimiz bir çeşit yer elması toplardık, ceviz büyüklüğüne vardığı da olurdu, tatlımsı yumrularını toprak altında bulabilmek için  toprak üstündeki yeşil filizlerini takip etmeniz ve otu tanımanız gerekirdi.

Babaannemle daha bir çok ot topladığımı hatırlıyorum, peynir otu (çordik), yemlik, yabani soğan ve sarımsak, çiğdem, ışkın,gülbahar…

Kırlarda dolaşırken bakla ve buğday tarlalarının arasından geçerken, gelinciklerin oluşturduğu renk cümbüşü insana müthiş bir enerji verirdi, yoğun kırmızılığın karşısında hep  hayrete düşerdim.

Komşu kadınlarla beraber yapılan sohbetler, kadınların imece ile yaptığı ekmek pişirme günleri, erişte kesilmesi, bez torbalarda, kavanozlarda saklanan tohumlar, birbirlerine tohum ve  fide vererek geliştirdikleri dayanışma, bostanlar olunca yapılan yarma ve kurutmalar, tarhana yapımı, hedik ve bulgur yapımı, bağ bozumu, şire, pestil, pekmez yapımı  gibi sıcak ve bereketli  tüm faliyetler kadınlar tarafından yürütülürdü.

Benim çocukluğum tüm bunlara şahitlik ederek geçti…Hele bağ bozumu ayrı bir festival olurdu.

Tüm bunların üstüne  1997 ‘de Aydın’a yerleşince ve pazarlarda satılan tanıdık tanımadık otları keşfedince ve yaklaşık on yılımı bu bölgede Giritli dostlarla geçirince tam  bir otobur oldum diyebiliriz. Yenilebilir  otları hem toplayıp hem de pişirmesini  öğrendim, daha öğrenecek çok şey var biliyorum  ve heyecanlanıyorum. Kısaca otoburluğumun hikayesi budur.

Ot toplamak da diğer bereketli işler gibi genelde kadınlar tarafından yapılıyor. İnsanlığın avcı toplayıcı döneminden kalan bir gelenek olsa gerek, şimdi bile erkekler av ve silah meraklısı, kadınlar ise  toplamayı ve üretmeyi  seviyor.

Bu arada ekoloji, çevre, doğa, tohum denilince hep kadınlar ön planda, yavrularına sahip çıkar gibi önce onlar sahipleniyorlar doğamızı ,değerlerimizi…

Erkek egemen dünyamızın tüm şefkatini taşıyan analarımızın, kadınlarımızın ellerini öperek, ot toplayan tüm kadınları ve sizleri selamlıyor, yeni yılınızı kutluyorum.

Sevgiler…

Balıkçı..

Mustafa Alper Ülgen

mustafaalperulgen@hotmail.com

http://bayramicyenikoy.blogspot.com