Etiketler

, , ,

Yeşilist’in kurucusu sevgili Ergem Şenyuva’nın benimle yaptığı samimi ve güzel röportajı paylaşmak istiyorum sizlerle…Teşekkürler Ergem!

Filiz Telek’in ismini bundan yıllar öncesinde, kolektif bilinç internet sitesinden, Sürdürülebilir Yasam Film Festivali’nden duymuşluğum vardı. Tanışmak bu zamanlara kısmetmiş. Ne yazık ki bu kez de yüzyüze tanışamadık. Şimdilerin hayatı en kolaylastıran yöntemlerinden birini kullanarak, karbon ayak izimiz düşük, bir Skype görüsmesi yaptık. Hattın öbür ucunda sakin ve sükûnetli, toprak gibi sağlam ve inançlı bir sesle karşılaştım. En yakın zamanda kendisiyle de tanışacağım için pek sevinçliyim. Buyurun, bu keyifli sohbete siz de kulak verin.

Röportaj: Ergem Şenyuva

2005 yılından beri sürdürülebilirlik alanında Turkiye’de güzel çalışmalara imza atıyorsunuz. Bu çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz?
2005 yılının sonunda kırsalda bir ekolojik yaşam ve öğrenme merkezi kurma hayaliyle Türkiye’ye döndüm. O dönemde benzer bir projeye başlamış olan Buğday Derneği ile yolum kesişti ve Buğday’ın çatısı altında ekolojik anlamda öncü projelerde yer alma ve kendimi geliştirme şansını yakaladım. Şişli’deki ilk ekolojik pazarın açılmasında ve ekolojik mimari örneği saman balyasından ev yapımı projesinde çalıştım. 2008 yılında küçük bir ekiple Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni yarattık ve festivalin gezici olarak Türkiye’nin farklı köşelerinde izleyicilerle buluşmasına kolaylaştırıcılık yaptım. 2009 yılında permakültür eğitimleri düzenledim ve sosyal medyayı kullanarak Türkiye’de bir permakültür ağı oluşması için çalıştım. Yine 2009’da, 2008 Ekim’inde katıldığım Terra Madre’nin (Slow Food’un dünya buluşması) ilhamıyla, Türkiye’de Slow Food çatısı altında “Gençlik Gıda Hareketi”nin oluşmasına öncülük ettim. 2009 Haziran’ında Türkiye’de ilk defa katılımcı grup süreçleriyle ilgili “Art of Hosting Participatory Leadership” eğitimini organize ettim. Ayrıca 2008’den beri sürdürülebilir yaşam ve permakültürle ilgili yazdığım bir blog’um var. (https://surdurulebiliryasam.wordpress.com)

Hem Turkiye’de hem de dünyanın çesitli ülkelerinde aynı konu üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Dünyanın diğer ülkelerine kıyasla Türkiye’nin son yıllardaki durumunu nasıl buluyorsunuz?
Yurtdışında gerçekleşen projeler, arkadaş çevrem ve içinde bulunduğum, sürdürülebilir yaşam konusunda çalışan ağlar dolayısıyla dünyanın pek çok farklı köşesindeki ekolojik/sürdürülebilir yaşam hareketini takip etmeme olanak veriyor. Özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kıyasla ülkemizde bu konularla ilgili farkındalık daha düşük. Ama 2005 yılından beri bu işin içinde olan biri olarak şunu çok net söyleyebilirim, Türkiye’de çok yol katettik. Özellikle son iki yılda iklim değişikliğinden organik tarıma, yenilenebilir enerjilerden permakültüre kadar pek çok konuda daha bilinçli insanımız. Henüz bütüncül bir sürdürülebilir yaşam felsefesinin oluştuğunu söylemek zor ama dünyada hızla yükselen bilinç seviyesinden biz de nasibimizi alıyoruz.

Bir sosyal girişimci olarak; eğitimler dışında en çok beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Benzer vizyona ve yaşam anlayışına sahip insanlar, dostlar, topluluklar, ağlar. Doğa. Sağlıklı beslenmek. Yaratıcılık – özellikle yazı ve şiir. Spiritüel yolculuklarım. Özgürlük. Sosyal medya. Çocuklarla vakit geçirmek. Dans. Günlük koşuşturmanın ve kaosun ötesinde yaşamın özüyle, kutsallığıyla, mucizesiyle bağlantı kurmak…

Kendinizi, yazar, şair, seyyah, grup süreçleri ve diyalog kolaylaştırıcısı olarak tanımlıyorsunuz. Nedir kolaylaştırıcı olmak?
Yaşamın bütününe ve yeryüzündeki doğal ekosistemlere baktığımızda herhangi bir merkezî güç tarafından yönetilmeyen ve bütünü oluşturan parçaların karşılıklı faydasına dayanan bir alış-veriş, uyum, denge ve üretkenliğe doğru doğal bir akışın olduğunu görürüz. İnsanların yarattığı sistemlere baktığımızda ise otoriter güç, kontrol, ödül-ceza dinamiklerinin baskın olduğu hiyerarşik yapılar ve süreçler görüyoruz ki bu yapılar ve süreçler, içinde bulunduğumuz çağın ihtiyaçlarını karşılamıyor, karşı karşıya olduğumuz karmaşık sorunlara sürdürülebilir çözümler üretemiyor artık. Oysaki biz; sosyal yapılarımızı, topluluklarımızı, örgütlenme ve birlikte yaratma süreçlerimizi, doğal ekosistemlerin örüntü ve prensipleriyle tasarlarsak ortaya bambaşka bir tablo çıkabilir.

İşte benim anladığım ve sunduğum şekliyle kolaylaştırıcılık, insan topluluklarının ve organizasyonların, yaşamın bütününün farkındalığını koruyarak ve refahını gözeterek; yaratıcılığı ve üretkenliği kontrol ve güç ile değil, ilham, tutku ve kişisel sorumluluk ile maksimize ederek amaçlarına ulaşmasına bir takım sosyal metodolojiler aracılığıyla yardımcı olmak ve bu süreçte topluluğun bütününün ve topluluğu oluşturan bireylerin refahını da gözetmek. Kolaylaştırıcı, kolektif bir süreçte, o topluluğun en iyi potansiyelinin ve en istenen gelecek olasılıklarının ortaya çıkması için doğru alanı ve koşulları yaratır.

Bir kolaylaştırıcı olarak insan topluluklarının kolektif bilgeliğe ulaşmalarına ve yaratıcı potansiyellerini keşfetmelerine aracı olmak bana büyük keyif ve ilham veriyor. “Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer var. Sizinle orda buluşurum” demiş Mevlana. Ben de bunu hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyorum kolaylaştırıcılık yaparken.

Bizim kültürümüzde kolaylaştırıcı rollere nasıl yaklaşıldığını düşünüyorsunuz?
Bizim kültürümüzde hâlâ “uzman”, “öğretmen”, yani öğreten kişi otoritesi ağır basıyor ve kolektif öğrenme ve üretim süreçlerinde “lider” diye tanımlanan kişilerden yön göstermeleri, doğruyu, yanlışı onların dikte etmesi bekleniyor. Organizasyonlarda (aile, okul, özel sektör ve hatta STK’lar) hiyerarşi hâlâ çok güçlü ve yukarıdan aşağıya işliyor sistem. Oysa benim kolaylaştırıcılığını yaptığım yöntemler, topluluktaki herkesin eşit katılımını mümkün kılıyor ve herkesi kendi tutkuları/değerleri doğrultusunda –kendinden beklenenler doğrultusunda değil– sorumluluk almaya davet ediyor. Çoğu zaman insanımız ne istediğinin, kendi değerlerinin ne olduğunun bile farkında olmayabiliyor, öyle alışmışız ki aile, okul, devlet, gelenekler tarafından şekillendirilmeye ve koşullandırılmaya. Bütün bunlardan dolayı, kolektif süreçlerde, henüz doğadaki şekliyle kendiliğinden, kolektif zekayla organize olmak, örgütlenmek için kolaylaştırıcılığın öneminin farkında değiliz bence Türkiye’de.

Sürdürülebilirlik adına kolaylaştırıcı kimliğinizin, vizyonlari genişletmek ve değiştirme konusunda nasıl bir görev üstlendiğini düşünüyorsunuz? Yaşamın sürdürülebilirliği konusunda benim en çok tutku duyduğum alan, sosyal dinamiklerle çalışmak: hem bireylerin ve toplulukların yaşamın bütünü ve kutsallığıyla ilgili farkındalıklarını artırmak hem de kolektif zeka ve yaratıcılıkla en yüksek potansiyellerine ulaşmalarına kolaylaştırıcılık yapmak. Uzun yıllardır insanlığın ve yeryüzünün içinde olduğu geçiş süreci ve bilinç evrimiyle ilgili okuduğum, yazdığım, çalıştığım için; büyük resmi görebildiğimi düşünüyorum. Ayrıca kolektif zekayı yani toplulukların kişisel ego çatışmalarının ötesinde, daha yüksek bir birlik bilinciyle hareket edebilmelerini şahsen deneyimlediğimden, hatta bu süreçlere kolaylaştırıcılık da ettiğimden, bu kapasitenin Türkiye’de oluşması için elimden geleni yapıyorum. Bu konuyu gündeme getirmeye devam edeceğim: tohumlarımızı, suyumuzu, toprağımızı, havamızı iyileştirmek kadar insan ilişkilerini de iyileştirmeye ve birlikte nasıl daha verimle ve keyifle üretebilirizi öğrenmeye ihtiyacımız var.

Permakültür giderek artan bir değer olmasına rağmen, yaygın olarak kullanılan bir terim değil ne yazık ki. Permakültür nedir? Kısaca anlatır mısınız?
Permakültür, temelleri doğayı gözleme dayanan, insan yaşam alanlarını doğal ekosistemler gibi tutarlı, dengeli ve dirençli olacak sekilde tasarlamamıza yardımcı olan bir tasarım bilimidir. Bir tasarım bilimi olduğu kadar bir yaşam felsefesidir aynı zamanda. İnsanın, yeryüzünün sahibi değil, bir parçası olduğunu, var olan her şeyin birbiriyle bağı olduğunu ve birbirini etkilediğini (yani tarlaya tarım ilacı atarsanız, bu eninde sonunda sizi etkileyecektir ya da günlük alışkanlıklarımızla iklim değişikliği birbirinden bağımsız şeyler değildir) benimsemesi gerekir önce insanın permakültür felsefesine göre.

4-11 Haziran tarihlerinde ekolojik mimari ve doğal yapı atölyesi gerçekleştiriyorsunuz. Permakültüre dair bilincin gün geçtikçe arttığı şu günlerde, bu atölyeye ilk defa katılacak olanları nasıl bir deneyim bekliyor?
Öncelikle ayaklar eller toprağa, çamura değecek, yaparak öğreneceğiz bu atölyede. Ellerimizle, kollarımızla, ayaklarımızla hazırlayacağız yapı malzemelerini, sonra yine el kol gücüyle inşa edeceğiz örnek yapıları. Temel, duvar, sıva, yaşayan çatı gibi uygulamaların yanı sıra hocalarımız Penny (Livingston) ve Janell (Kapoor) ekolojik mimari ve doğal yapılarla ilgili permakültür perspektifinden genel tasarım ilkeleri, ekolojik mimarinin etik anlayışı ve prensipleri, mevki seçimi, pasif güneş tasarımı, su sistemleri, doğal materyallerin karakteristik özellikleri, duvar sistemlerinin avantaj ve dezavantajları gibi konuları da paylaşacaklar. Bununla da bitmiyor. Bu atölyenin aynı zamanda konuya ilgi duyan bireyleri biraraya getirip bir ekolojik mimari topluluğunun/hareketinin temellerini atma hedefi de var. Penny, Janell ve ben, topluluk örgütlenmeleri konusunda tecrübeli eğitmenleriz, bu sebeple işin bu kısmına da en az teknik detaylar kadar önem veriyoruz. Şunu söyleyebilirim ki atölyeye katılanlar diğer katılımcılarla diyaloğa girip konuyla ilgili paylaşım ve networking yapma fırsatı da bulacaklar.

Permakültür’ün insanı doğaya ve toprağa çok yaklaştırdığı bir gerçek. Bu atölyeler sonrasında, katılımcıların nasıl bir değişim geçirdiğinden bahsedebilir misiniz?
Aslında bu tür çalışmalara gelenlerin çoğu belli farkındalığa sahip, kendilerini daha sürdürülebilir yaşayabilmek için geliştirmek isteyen insanlar. Belli bir zihin açıklığıyla geliyorlar atölyelere. Benim atölyelerde şahit olduğum dönüşüm, öncelikle insanların yalnız olmadıklarını ve bu konuları merak eden, araştıran, öğrenmek isteyen ve hayat biçimlerini değiştirmek isteyen başka insanların da olduğunu farketmeleri oluyor. Bu tür kolektif öğrenme süreçleri, sosyal dinamikler de göz önüne alınıp tasarlandıkları zaman, gayet sinerjik ve dinamik bir dayanışma ve işbirliği ortamı doğabiliyor. Katılımcılar hem daha güçlü hissediyorlar, kendilerine güvenleri yükseliyor, hem de topluluk içerisinde birlikte başarılabilecek yeni olasılıkları görmeye başlıyorlar. Yeni ilişkiler kuruluyor, gelişiyor. Ki önümüzdeki dönemde, iklim değişikliği, ekonomik kriz ve fosil yakıtların bitişi ile yaşayabileceğimiz derin krizlerde, dayanışma ve işbirliğine dayanan bu ilişkilerin bizi hayatta tutacağına inanıyorum ben.

Son olarak, atolyelerinize talep nasıl? Çalışmalarınızı sıklaştırmayı düşünüyor musunuz?
Düzenlediğim atölyelere ilgi gayet güzel. Genelde dünyada bilinen ve Türkiye’de zamanı gelmiş, ihtiyacı netleşmiş konularda (permakültür, sosyal teknolojiler, ekolojik mimari gibi) öğrenme alanları yaratıyorum, doğru zamanlama olduğu için katılım iyi oluyor. Tabi bu atölyeleri düzenlerken amaç sadece katılabilenlerin bir şeyler öğrenmesi değil. Benim stratejim, atölyelerle, toplumda sürdürülebilir yaşamla ilgili bir farkındalık yaratmak ve öğrenme ağları/toplulukları oluşturmak. Bunu yapmak için özellikle sosyal medyayı çok kullanıyorum. Çalışmalarımı sıklaştırmayı düşünmüyorum. Bu tarz bir atölyeyi organize etmek, özellikle yurtdışından gelen eğitmenlerle, oldukça zaman ve emek istiyor. O yüzden az ama öz iş yapmak bana daha iyi geliyor. Hem böylece dengeli bir yaşam sürebiliyorum, yani ürettiğim projelerin yanı sıra dinlenmeye, seyahat etmeye, yaratıcılığımı keşfetmeye vakit de kalıyor.

Yakın gelecekte ne gibi projeleriniz var?
Ekolojik Mimari ve Doğal Yapı atölyesinden hemen önce, Yunanistan’daki bir öğrenme merkezinde “Apprenticing to the Earth” isimli bir buluşmanın kolaylaştırıcılarından biri olarak görev alacağım. Yeryüzünü, toprağı dinlemek, hissetmek ve ihtiyaç duyduğumuz bilgelikleri doğayı gözlemleyerek, doğayla diyalog içinde keşfetmek üzerine olan bu buluşmada, yine permakültür ve ekolojik mimariyi pratiklerimiz olarak kullanacağız. http://medicinewords.org/2011/02/07/invitation-to-apprenticing-to-the-earth/

Haziran sonunda ise yine çok heyecanlı bir ilke hazırlanıyoruz. Türkiye’nin ilk permakültür buluşmasını 24-28 Haziran’da Kazdağı’nda organize ediyoruz. Bilgi ve tecrübe paylaşımı ve Türkiye permakültür ağını güçlendirmek amacını taşıyan buluşmaya pek çok permakültür meraklısının ve uygulayıcısının katılımını bekliyoruz. (Davetiyeyi çok yakında paylaşacağız, merak edenler http://permakulturplatformu.org sayfasından takip edebilirler)

Bir yandan da freelance yazarlık yapıyorum; genelde sürdürülebilir yaşamla ilgili konularda yazıyorum. Haziran sonrası, bu yoğun etkinlik temposunun ardından yaratıcı süreçlere daha çok vakit ayıracağım. Ben yazmayı, çizmeyi, fotoğrafı, dansı, pek çok yaratıcı kişisel ifade şeklini seven bir insanım ve kendi sanatçı kimliğimi biraz daha keşfetmek ve olgunlaştırmak istiyorum. Ne zaman olur tam olarak bilmiyorum ama gelecekte yazı, şiir, fotoğraf, müzik, dans ve filmi birleştiren, yine yaşamın kutsallığı ve sürdürülebilirliği üzerine projelere imza atmak istiyorum.

Reklamlar