Etiketler

, , , , ,

Göçebe yaşayanlara olur; bazen sabah uyanıp da gözünüzü açtığınızda şaşırırsınız, nerede olduğunuzu hatırlamanız bir kaç saniyenizi alır. Bir kaç gündür gözümü Kuzguncuk’taki Simotas binasının benim gibi göçebe sanatçılara ayrılmış aydınlık odasında açıyorum; Allahtan penceremin önündeki ulu çınar ağacı çabucak aklımı başıma getiriyor, yabancılık çekmiyorum.
Bazen düşünüyorum, bu çınar ağacı mı beni buraya getirdi diye…

Birkaç yıldır İstanbul’dan uzak duruyor, yolum düştüğünde ise işlerimi hızlıca halledip fazla oyalanmadan ayrılıyorum buradan. İstanbul’un hızı, gürültüsü, tozu, kiri çok geliyor çünkü, sanki bütün benliğimi ele geçiriyor, bana bir şey bırakmıyor. Bu kez durum öyle olmadı. Göçebe yaşamanın kurallarından biri An’a, akışa açık olmaktır. Ve de sürprizlere tabi…Hele içinde olduğumuz bu geçiş sürecinde*. Yol, rotanızı sizin için çiziverir bazen, sorgusuz sualsiz teslimiyet iyi gelir bu durumlarda. Ben de birkaç gün için geldiğim İstanbul’da, Ramazan’ın sonuna kadar kalma kararı alırken buluverdim kendimi, hem de hiç beklemediğim bir şekilde. Yolda olmak insanın içsesini güçlendiriyor. İstanbul’a ayak basar basmaz bir süre burada olmam gerektiğini hissetmiştim; nitekim olayların gelişimi içsesimi haklı çıkardı.

Kendimi Kuzguncuk’ta nasıl bulduğuma gelince…Arkadaşım Refika’nın Kuzguncuk’ta güzel bir girişimi var. Ailesine ait olan tarihi Simotas Binası‘nı yeniden hayata kazandıran Refika, binanın en üst katında yemek sanatını icra ettiği Refika’nın Mutfağı‘nı yaratmış. Binanın diğer alanlarını ise alternatif bir yaşam kültürü yaratan sanatçı, sosyal girişimci, aktivist ve diğer yaratıcı karakterlerle paylaşan Refika’nın vizyonu bu mekanın yaşayan, üreten, dönüştüren bir yer olması. Şimdiden binada terziden mimara, fotoğraf sanatçısından dansçıya kadar pek çok yaratıcı insan dirsek temasıyla üretiyor, dayanışıyor, Refika’nın nefis yemeklerini yiyor ve en önemlisi de çok iyi vakit geçiriyor! Bugünlerde dijital hikaye anlatımıyla uğraşan bendeniz de, kendisini mutfakta görüntülemeyi istediğimi söylediğimde Refika tarafından Simotas’a davet edildim; böylece kendimi bu yaratıcı ve keyifli ortamda artist-in-residence (Türkçe’sini bulamadım, bilen yorum bıraksın lütfen) olarak buluverdim. Şimdi hem Refika’nın Mutfağı’nın hem de Simotas’ın hikayesini yapmak üzere hazırlanıyorum.

Bir yandan da Kuzguncuk havasını soluyorum tabi ki. Kuzguncuk’u sevmemek mümkün değil. Burası ulu çınarların olduğu (hatta biri penceremin önünde, sürekli konuşuyor benle), camisiyle kilisesi yanyana varolabilmiş, selamın sabahın eksik olmadığı, ne hikmetse İstanbul’un keşmekeşinden nasibini almamış bir huzur adacığı. Çok nostaljik bir yanı var; çocukluğumun masum günlerini hatırlatıyor bana, öyle bir naiflik var havasında. Bu sabah uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım. Güne uyanan şehrin tatlı sabah telaşını yaşamak için erkenden sokağa attım kendimi. Esnafın kepenk açıp dükkanlarını güne hazırlaması, işe koşuşturan insanlar, kahvelerde ilk çaylarını yudumlayan dedeler…tüm bunlara şahit olmak istedim. Poğaçamı, çayımı alıp Boğaz’a karşı oturdum, demlendim yavaştan trafik gürültülerini dinleyerek.

Kuzguncuk’lu olmanın bir hiyerarşisi varmış duyduğuma göre. Eski Kuzguncuk’luları kızdıracağım belki ama ben şimdiden kendimi Kuzguncuk’lu hissediyorum. Buradaki güçlü aidiyet hissi kendini hiç bir yere ait hissetmeyen bu göçebenin ayaklarının altını gıdıklıyor…

Arada soruyorum penceremin önündeki ulu çınar ağacına:
“Sen mi çağırdın beni buraya?”

[*] Geçiş süreci: İnsanlığın ve yeryüzündeki diğer canlıların varlığını tehlikeye sokacak derecede mekanistik; tüketim ve büyüme odaklı endüstriyel bir sistemden, doğayla uyumlu ve sürdürülebilir bir sisteme ve bütüncül bir yaşam algısına geçiş yaptığımız süreç